Polislik Mülakat Soruları ve Cevapları 1

Polislik Mülakat Soruları ve Cevapları 1

Polis Adayları bu yazımda sizlere, Polislik Mülakat Soruları ve Cevapları 1 başlıklı yazımla mülakatlarda çıkmış sorular ve cevaplarını vereceğim.

Polislik Mülakat Soruları ve Cevapları 1

1- Atatürk’ün İnkılâpçılık ilkesini anlatınız.

İnkılâp, bir toplumun önemli kurumlarını kısa bir süre içinde değiştirip kendini yenileştirmesi atılımıdır. Tarihte önemli, büyük inkılâplar görülmüştür. Atatürk yönetimindeki Türk Milleti de tarihteki en önemli İnkılâplardan birini gerçekleştirmiştir. Bir toplumda durup dururken inkılâp yapılmaz, inkılâpların tarihten gelen büyük sebepleri vardır. Türkler bir zamanlar dünyanın önemli devletlerinden biri olan Osmanlı Devletini kurmuşlardı. Bu devlet yüzlerce yıl dünyanın sayılı güçlerinden biri olarak kaldı. Ama Batı’da gelişen akıl ve bilim çağına ayak uyduramadığı için geride kalmaya, güçsüzleşmeye başladı.Birinci Dünya Savaşı sonu yenilgi ve parçalanma, Atatürk’e, Türk milletini bir araya getirip mücadele etme ve yapıyı yenileme düşüncesini ve bunu gerçekleştirme azmini vermiştir. Bu azim ve kararlıkla yola çıkan Atatürk, büyük bir inkılâp yapmış ve ülkeyi bir çağdan alıp başka bir çağa götürmüştür.

Atatürk’ün İnkılâpçılık ile İlgili Bazı Sözleri

Yaptığımız ve yapmakta olduğumuz inkılapların gayesi, Türkiye Cumhuriyeti halkını tamamen çağdaş ve bütün anlam ve görünüşüyle uygar bir toplum haline ulaştırmaktır. (1925)

Biz büyük bir inkılap yaptık. Memleketi bir çağdan alıp yeni bir çağa götürdük. (1925)

  1. Atatürk’ün Laiklik ilkesini anlatınız.

Laiklik; devlet düzeninin ve hukuk kurallarının dine değil, akla ve bilime dayandırılmasıdır. Laiklik ilkesi Atatürk’ün Cumhuriyetçilik ile beraber önem  verdiği iki ana ilkeden biridir.

Son olarak laiklik ilkesi 1937 yılında anayasamıza girmiştir.

Atatürk’ün Laiklik ile İlgili Bazı Sözleri

Laiklik, yalnız din ve dünya işlerinin ayrılması demek değildir. Bütün yurttaşların vicdan, ibadet ve din hürriyeti demektir. (1930)

Laiklik, asla dinsizlik olmadığı gibi, sahte dindarlık ve büyücülükle mücadele kapısını açtığı için, gerçek dindarlığın gelişmesi imkanını temin etmiştir. (1930)

Din bir vicdan meselesidir. Herkes vicdanının emrine uymakta serbesttir. Biz dine saygı gösteririz. Düşünüşe ve düşünceye karşı değiliz. Biz sadece din işlerini, millet ve devlet işleriyle karıştırmamaya çalışıyor, kasıt ve fiile dayanan tutucu hareketlerden sakınıyoruz. (1926)

3- Atatürk’ün Halkçılık ilkesini anlatınız.

Bir milleti oluşturan, çeşitli mesleklerin ve toplumsal grupların içinde bulunan insanlara halk denir. Bu akımdan halkçılık ilkesi hem cumhuriyetçilik hem de milliyetçilik ilkelerinin zorunlu bir sonucudur. Atatürk’e göre millet ile halk aslında tek anlama gelmektedir. Halkçılık ise millet içindeki çeşitli insan gruplarının çıkarına ve yararına bir siyaset izlenmesi, halkın kendi kendini yönetmeye alıştırılmasıdır. Halkçılık, cumhuriyetçiliğin doğal bir sonucudur denildi ki, bu çok doğrudur. Cumhuriyet, halkın kendi yöneticilerini kendi içinden seçmesi anlamına gelmektedir. Böylece cumhuriyet rejimi, bir halk rejimi olmaktadır. Aynı biçimde, halkçılık, milliyetçiliğin de bir sonucudur. Millet halktan oluştuğuna göre, milliyetçilik, Türk halkının mutluluğu için çalışmak, ortak geçmişe ve geleceğe halkla birlikte bağlanmak demektir.

Atatürk’ün Halkçılık’la İlgili Bazı Sözleri

İç siyasetimizde ilkemiz olan halkçılık, yani milletin bizzat kendi geleceğine sahip olması esası Anayasamız ile tespit edilmiştir. (1921)

Halkçılık, toplum düzenini çalışmaya, hukuka dayandırmak isteyen bir toplum istemidir. (1921)

Türkiye Cumhuriyeti halkını ayrı ayrı sınıflardan oluşmuş değil, fakat kişisel ve sosyal hayat için işbölümü itibariyle çeşitli mesleklere ayrılmış bir toplum olarak görmek, esas prensiplerimizdendir. (1923)

4- Atatürk’ün Milliyetçilik ilkesini anlatınız.

Ait olduğu milletin varlığını sürdürmesi ve yüceltmesi için diğer bireylerle  birlikte çalışmaya, bu çalışmayı ve bilinci, diğer kuşaklara da yansıtmaya  “milliyetçilik” denilir. Bu tanıma göre milliyetçiliğin en önemli öğesi “millet” olmaktır. Atatürk’e göre ‘‘Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türk halkına, Türk  milleti denir’’. (1930)

Atatürk’e göre Cumhuriyetimizin dayanağı Türk toplumudur. Bu toplumun fertleri ne kadar Türk kültürü ile dolu olursa, o topluma dayanan Cumhuriyet de, o kadar kuvvetli olur. Atatürk’ün Milliyetçilik anlayışı millet için çalışmayı, milleti yüceltmeyi ve ülkenin dünya devletleri arasında hak ettiği yere gelmesi için çaba göstermeyi gerektirir.

Atatürk’ün Milliyetçilik ilkesi ırkçılığa karşı olup kendini Türk sayan herkesi Türk kabul eder.

Atatürk’ün Milliyetçilikle İlgili Bazı Sözleri

Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türk halkına, Türk milleti denir. (1930)

Diyarbakırlı, Vanlı, Erzurumlu, Trakyalı her bir soyun evlatları ve aynı cevherin damarlarıdır. (1923)

Biz öyle milliyetçileriz ki, bizimle işbirliği yapan bütün milletlere saygı duyarız. Onların milliyetlerinin bütün gereklerini tanırız. Bizim milliyetperverliğimiz her halde bencil ve gururlu bir milliyetperverlik değildir. (1920)

5- Atatürk’ün Cumhuriyetçilik ilkesini anlatınız.

Cumhuriyet bir devlet biçimidir. Cumhuriyette esas olan ilk öğe, devlet başkanının belli bir süre için seçilerek iş başına gelmesidir. Bu bakımdan cumhuriyet, başta bir hükümdarın bulunduğu devlet biçimlerinden (monarşilerden) ayrılır. Monarşilerde devletin başı, belli bir aile içinden çıkar, normal koşullar altında, ölünceye kadar iş başında kalır. Yerine gene aynı aileden bir başkası gelir. Her monarşide, aile içinden kimin hükümdar olacağı belli bazı kurallara göre saptanır. Cumhuriyette devlet başkanı belli bir süre içinde seçimle iş başına gelince, ileri gelen diğer kişilerin de seçimle belirlenmesi gerekir. Bunlar genellikle o toplumda yasa koyacak kimselerdir. Gerek devlet başkanının, gerek yasa koyma yetkisine sahip olanların seçimle iş başına gelmesi şartının kabulü ile cumhuriyet tam anlamıyla belirmiş sayılmaz. Şimdi sorun seçim üzerinde düğümlenecektir. Seçime kimler katılacaktır? Belli bir grup vatandaşa seçme ve seçilme hakkı verilirse belki dış görünüşü bakımından bir cumhuriyetle karşılaşılır. Böyle cumhuriyetler ilkçağ Yunan kent devletlerinde, bazı ortaçağ İtalyan ve Alman bölgelerinde (Venedik, Ceneviz cumhuriyetleri, Hansa kentleri gibi) görülmüştür. Bu tür eski cumhuriyetlerde seçime katılma hakkı sadece belli bir grup vatandaşa verilmişti. Onlar, yaptıkları seçimle iş başına gelen kadroya dayanarak tüm toplumu yönetiyorlardı. Bugünkü anlayışımıza göre bu tür cumhuriyetler amaca uygun birer rejim değillerdir. Onlara aristokratik veya oligarşik cumhuriyetler denilir.

Atatürk’ün Cumhuriyetçilik ile İlgili Bazı Sözleri

Türk milletinin karakterine ve adetlerine en uygun olan idare, Cumhuriyet idaresidir. (1924)

Cumhuriyet rejimi demek, demokrasi sistemiyle devlet şekli demektir. (1933)

Cumhuriyet, yüksek ahlaki değer ve niteliklere dayanan bir idaredir. Cumhuriyet fazilettir. (1925)

6- Atatürk’ün Devletçilik ilkesini anlatınız.

  1. yüzyılda dünya devletleri daha mutlu yaşamak imkânlarına kavuşmak için  üretimi artırma gereğini duydular. Bunun için de başlıca üç yöntemin  uygulanmasını öngördüler. Bunları kısaca gözden geçirelim:  Liberal Ekonomi: Bu tür ekonomilerde üretim için gerekli olan sermaye, üretim  etkinliği ve üretilen malların dağıtımı tümüyle bireylere bırakılmıştır. Liberal  ekonomi görüşüne göre, ekonomik hayatın kendiliğinden işleyen yasaları  vardır: Üretim, mallara olan isteğe bağlıdır, istek ise, üretimin az veya çok  olmasını sağlar. Devlet bu kuralları yönlendirmeye karışmamalıdır. Devletin  görevi yurdu savunmak, eğitim İşlerini düzenlemek, adalet dağıtmak gibi  alanlarda kalmalıdır..

Sosyalist Ekonomi: Bu tür görüşü uygulayan ülkelerde hem sermaye, hem  üretim doğrudan doğruya devletçe sağlanır. Kişilerin üretim araçlarına sahip  olmaları yasaktır. Devlet tüm sermayenin sahibidir. Bütün ekonomik hayat,  devletin öngördüğü biçimde düzenlenir. Malların dağıtımını da devlet yapar.  Bazı ülkeler temelde bu görüşü benimsemişlerdir.

Ilımlı Ekonomik Sistemler: Dünyanın hızla değişen şartları hem liberalizmin,  hem de Sosyalizmin katıksız bir biçimde işleyemeyeceğini göstermiştir. Bu  bakımdan liberal rejimlerin bazılarında, devlet ekonomik hayata artan ölçüde  girerken, sosyalist sistemde de yumuşamalar göze çarpmaktadır. Böylece her  iki guruptan bazı ülkeler rejimlerinin temelini bozmadan önemli sistem  değişikliklerine girmektedirler.

Devletçilik: Atatürk ilkelerinin arasında bulunan devletçilik, bir ekonomi  siyasetidir. Yukarıda anlatılan rejimlere benzemez. Milli özelliklerimize uyan,  gerekli kalkınmayı sağlayacak bir model olan devletçiliğin hangi şartlar altında  nasıl doğduğu belirtilmişti. Bunun için burada devletçiliği kısaca  değerlendireceğiz.

Devletçilik, temel anlamıyla devletin ekonomik hayatın içine girmesidir. Ama  bu yapılırken sosyalist model benimsenemez. Elinde sermayesi olan  vatandaşlar, birkaç alan dışında, diledikleri biçimde üretime katılabilirler. Devlet bunlara engel olmadığı gibi üstelik gereken tedbirleri alarak işlerini  kolaylaştırır, kişileri üretim ve ticaret işine özendirir.

Ancak bilindiği gibi, hızla sanayileşme cumhuriyetin ilk hedeflerindendi. Büyük  temel sanayi kuruluşları yapmak için özel ellerde sermaye yoktu. Bu yüzden  devletçilik doğdu. Devlet pek çok sanayi işletmesini kendisi kurdu, çalıştırdı ve  eliştirdi. Bir yandan da uyguladığı para ve kredi politikası ile özel kişileri  başıboş  bırakmadı. Böylece devlet ile vatandaş, üretim işini birlikte  düzenlediler. Bu işbirliği sonucu Türkiye örnek bir ülke durumuna gelmişti.  Son araştırmalar, Türkiye’nin 1930 yılına kadar uyguladığı devletçilik siyaseti  ile en hızlı kalkınan üç ülke arasına girdiğini göstermektedir. 1929 yılında, 100  olan Türkiye ve dünya sanayi üretim indeksi, 1939’da Türkiye’de 196’ya  erişmiştir. Dünya ortalaması İse 119’dur. Bu gelişme tablosunda Türkiye’nin  yeri, Rusya ve Japonya’dan sonra gelmektedir. Böylece 1927’de 1000 olan  milli gelirimiz, hızlı nüfus artışına rağmen, 1939’da 1625’e yükselmiştir.

Atatürk’ün Devletçilik ile İlgili Bazı Sözleri

Devletçiliğin bizce anlamı şudur: Kişilerin özel teşebbüslerini ve şahsi  faaliyetlerini esas tutmak, fakat büyük bir milletin ve geniş  bir memleketin  ihtiyaçlarını ve çok şeylerin yapılmadığını göz önünde tutarak, memleket  ekonomisini devletin eline almak. (1936)

Prensip olarak, devlet ferdin yerine geçmemelidir. Fakat ferdin gelişmesi için  genel şartları göz önünde bulundurmalıdır. (1930)

Kesin zaruret olmadıkça, piyasalara karışılmaz, bununla beraber, hiç bir  piyasa da başıboş  değildir. (1937)

7- Atatürk’ün “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” sözünden ne anlıyorsunuz?

Atatürkçülük ilkelerini; “Temel İlkeler” ve “Bütünleyici İlkeler” olmak üzere iki  grupta değerlendirmekteyiz. “Temel İlkeler”; Cumhuriyetçilik, Milliyetçilik,  Halkçılık, Devletçilik, Lâiklik ve İnkılâpçılıktır. “Bütünleyici İlkeler” ise; millî  egemenlik, millî bağımsızlık, millî birlik ve beraberlik, “yurtta sulh, cihanda  sulh”, çağdaşlaşma, bilimsellik ve akılcılık, insan ve insanlık sevgisidir.

Yurtta sulh, cihanda sulh için çalışıyoruz. (1931)

Türkiye Cumhuriyeti’nin en esaslı prensiplerinden biri olan yurtta sulh, cihanda  sulh gayesi, insaniyetin ve medeniyetin refah ve terakisinde en esaslı amil  olsa gerekir. (1919)

Sulh milletleri refah ve saadete eriştiren en iyi yoldur. (1938)

8- Atatürk’ün inkılâplarının genel felsefesini açıklayınız.

Atatürk’ün prensiplerini dikkatli incelediğimiz zaman şu da görülecektir: Ulusal  varlığı tehlikeye düşmüş  bir toplum, aldatıcı ve uyuşturucu politikalarla,  izmlerle yahut dış  güçlere dayanarak değil, ulusal benliğimizden çıkan ve  ulusun kendi egemenliğine dayanan düşüncelerle kurtarılabilir. Bilindiği üzere, 20. yüzyılın başında dünyada imparatorluklar çağı sona ermiş,  ulusal devletler çağı başlamıştır. Ulusal devlet, meşruiyetini tek kişinin  otoritesinden değil, ulusun kendisinden alan bir siyasî birliktir. Atatürk’ün  kurmuş  olduğu devletimizin temeli de ulustur. BüyükNutku’nda, kendisini ömrü  boyunca “Millî hâkimiyetinen sadık bir kulu ” (Nutuk) kabul eden büyük  Önder’e göre “Hâkimiyet hiçbir mânâ,hiçbirşekilvehiçbir renkte ve rehberlikte  paylaşma kabul etmez! Unvanı ne olursa olsun, hiç kimse, bu milletin  mukadderatına ortak çıkamaz.” Onun içindir ki, büyük felâketler ve  fedakârlıklar pahasına kurtarılmış  hür bir vatanda kurulacak devletin şekli  Türk’ün karakterine uygun demokratik bir cumhuriyet olacaktır. Atatürk’ün  “tabiî ve kaçınılmaz bir tarihî akış” dediği vakıa, sonunda saltanat ve hilâfetin  de kaldırılarak, tam bağımsız “Türkiye Cumhuriyeti”nin kurulmasıdır. Türkiye  Cumhuriyeti demek, Türk devletinin ve ulusunun, mukadderatında yalnız  kendi iradesinin hâkim olması demektir. Atatürk, bizden bu fikrinin devamını  ve dolayısıyla cumhuriyetin korunmasını isteyen pek çok mesajlar vermiştir.  Yine Atatürk’e göre, cumhuriyetin temel kurumu, ulusal iradenin tecelli ettiği  yer olan Türkiye Büyük Millet Meclisi’dir. Atatürk’ün yakınında bulunan Falih  Rıfkı Atay, Cumhuriyetimizin banisini tanıtırken şu veciz sözü söyler:  “Meclissiz yaşamayı aklı almayan bir yirminci asır lideri!”

Atatürk’e göre, millî mücadele Meclis ile kazanılmış, Cumhuriyet’i Meclis  kurmuş, inkılâpları da Meclis yapmıştır. Onun bizden istediği, kendisinden  sonra miras bıraktığı siyasî rejimi korumak ve geliştirmektir. Ulusumuzun  bekası ve saadeti için bu şarttır. Büyük “Nutuk”ta şöyle diyor;

“Milletimizin kuvvetli, mes’ut ve istikrarlı yaşayabilmesi için devletin tamamen  millî bir siyaset takip etmesi ve bu siyasetin iç teşkilâtımıza tamamen uyması  ve dayanması lâzımdır.” O, ulusal siyasetten şunu anlar;

“Millî sınırlarımız içinde, her şeyden önce kendi kuvvetimize dayanarak,  varlığımızı korumakla, millet ve memleketin hakikî saadeti ve refahına  çalışmak, aşırı ihtiraslar peşinde milleti oyalamamak ve ona zarar vermemek.  Medenî dünyadan, medenî ve İnsanî muamele ve karşılıklı dostluk  beklemektir.”

Atatürk’ün aksiyoner doktrininde en son safha, “Atatürk İnkılâpları” dediğimiz  reformlar bütünüdür ki, devletimiz, kuruluşunun, varlığının ve devamının fikir  ve hareket kaynağını bu reformlardan almaktadır. Bunlar; cumhuriyetçilik,  milliyetçilik, halkçılık, devletçilik, lâiklik ve inklâpçılık başlığı altında toplanan  fikrî bir zemine dayanmaktadır.

Reformlar, lâiklikten; gerçekte bir düşünce ve zihniyet sembolü olan şapka  inkılâbına kadar diğer bütün yenilikler, Türkiye’nin iki yüzyıllık uygarlık  mücadelesini sonuçlandıran ve kesin hedefine yönelten çağdaş  bir uygarlık

sistemi teşkil eder.

Atatürk’ün işaret ettiği bu uygarlık anlayışı, Türk ulusuna, ulusal benliğini,  ulusal birliğini, ulusal karakterini kazandırma, kendisine güven duymayı  öğretme, çağın teknik imkânlarından yeterince yararlanma esaslarına  dayanmaktadır. Yenilik hareketlerinin özü, kurulan devleti ayakta tutacak  ulusal yapıyı oluşturmaktan ibaretti. Gerçekten büyük Atatürk, bu yapıyı  oluşturmuştur. Fakat o, bununla kalmıyor, gelecek nesillere başka hedefler  gösteriyordu. Asıl hedefe yürüyüş, ulusal yapı inşa edildikten sonra  başlayacaktı. İşte bunu büyük önder, cumhuriyetimizin on yıllık bir  muhasebesi olan “Onuncu Yıl Nutku”nda veciz bir şekilde dile getirmiştir;

“Türklüğün büyük medenî vasfı ve büyük medenî kabiliyeti, bundan sonraki  inkişafı ile âtinin yüksek medeniyet ufkundan yeni bir güneş  gibi doğacaktır.”

Burada kısaca özetlediğimiz fikir ve prensiplerine göre Atatürk’ün, psikoanatomisini  şöyle özetleyebiliriz: O önce bir komutan, siyasî bir deha ve  nihayet ileriyi gören bir fikir adamı olarak karşımıza çıkmaktadır. Kesin bir  irade, şaşmaz bir sezgi, yanılmayan bir muhakeme kudreti, sarsılmayan bir  otorite ve disiplin, Atatürk’ün karakteristik vasfıdır. Bu vasıflar göz önüne  alınınca derhal hükmedilir ki, Atatürk sosyolog M.Weber’in “karizmatik lider”  dediği tipin en mükemmel örneğidir. Bu karizmatik lider, ömrü boyunca  kendisini ulusunun içinde ve ulusuyla beraber hissetmiştir. O, savaşlardan  inkılâplarına kadar ne yaptıysa, Türk ulusunu kendi içinde ve dünya  karşısında haysiyetli, hür, müstakil, büyük ve modern bir ulus olarak yaşatmak  için yapmıştır. Türk olmanın şuuru ve gururu, onun için her zaman tükenmez  bir ilham kaynağı olmuştur.

Atatürkün İnkilapları

Saltanatın Kaldırılması

Cumhuriyetin İlanı

Halifeliğin Kaldırılması

Şeriye ve Evkaf Vekâleti’nin Kaldırılması

Medeni Kanun’un Kabulü

Tarikatların Kaldırılması, Tekke ve Zaviyelerin Kapatılması

Lâikliğin Kabulü

Kadın Haklarının Tanınması

Şapka ve Kıyafet İnkılâbı

Takvim, Saat ve Ölçülerde Değişiklik

Soyadı Yasası’nın Kabulü

Eğitim ve Öğretim İnkılâbı

Harf ya da Yazı İnkılâbı

Tarih Anlayışında Gerçeğe Dönüş

Dil İnkılâbı

9-  Temel hak ve özgürlükler denince ne anlıyorsunuz?

Temel Hak ve Özgürlükler

Yirminci Yüzyılın ikinci yarısından itibaren başlayan döneme insan hak ve  özgürlükleri çağı ismi verilmektedir. Gerçekten insan hak ve özgürlüklerinin en  ileri boyutta düzenlenip güvenceye kavuşturulması bu döneme rastlamaktadır. İnsan kişiliğinin ve onurunun ayrılmaz bir parçası olan, insanların daha  doğuştan sahip oldukları, okunulamaz, bölünemez, devredilemez ve  vazgeçilemez temel hak ve özgürlükleri önceleri kimi düşünür, hukuk ve  devlet adamlarının kafalarında bir fikir, bir kavram olarak belirlenmeye  başlamış, daha sonra 1215 tarihli Büyük Özgürlük Fermanı (Manga Charta  Libertatum); 1628, 1689 Haklar Bildirgeleri; 1776 tarihli Virjinya İnsan Hakları  Bildirgesi; 1789 Fransa İnsan Hakları Yurttaş  bildirgesi gibi bildirge ve  beyannamelerde yer almıştır. Ancak insan hak ve özgürlüklerinin kurumsal  alandan çıkarılıp yaşama geçirilmesi başka bir anlatımla sağlam güvencelere  kavuşturulması için İkinci Dünya Savaşından önceki totaliter devletlerin  insanlık adına yüz kızartıcı olarak kabul edilen cürümlerini görmek ve  yaşamak gerekmiştir. İkinci Dünya Savaşından önceki dönemde, insan hak ve özgürlüklerinin  sadece ulusal anayasa ve yasalarda düzenlenip güvence altına alınmasının  yetersiz kıldığının görülmesi üzerine insan haklarının uluslar arası boyuta  taşınıp uluslararası güvenceye kavuşturulması zorunluluğu doğmuştur.

1945 yılında Birleşmiş  Milletler Örgütünün kurulması, akabinde İnsan Hakları  Evrensel Bildirgesinin ilanı, insan hak ve özgürlüklerinin uluslararası boyutta  korunması yolunda atılan en büyük adım olmuştur. Ne var ki, bu büyük  gelişme taraf devletlerin hukuken bağlayıcı sözleşme yapmaları, insan hak ve  özgürlüklerinin uluslararası düzeyde korunmasını sağlayacak bir örgüt  kurumları aşamasına gelindiğinde beklenen başarı gösterilmemiştir. Bu  nedenle ortak değerlere sahip ülkeler arasında daha dar kapsamlı bölgesel  örgütlerin kurulması yönüne gidilmiş, böylece bölgesel kuruluşların oluşması  dönemi başlamıştır. Bu bağlamda Avrupa Konseyi’nin kurulması, Avrupa  İnsan Hakları Sözleşmesinin imzalanması, insan hak ve özgürlüklerinin  korunması için Avrupa İnsan Hakları Divanı ve Avrupa İnsan Hakları  Komisyonunun oluşturulması ile birey artık uluslar arası hukukun bir öznesi  olmuş, insan hak ve özgürlükleri Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi yargı  sisteminin güvencesine bağlanmıştır.

Kişisel ve siyasal hakların bir bölümünü içeren Avrupa İnsan Hakları  Sözleşmesine ilaveten sosyo –ekonomik hakları güvenceye alan hakları  güvenceye alan 18.10.1961 tariihli Avrupa Sosyal Anlaşma Şartı ve daha  sonra da Protokol ve Ek Protokol kabul edilmiş, zamanla bu haklar daha da  geliştirilerek Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Protokoller bu gelişmelere  paralel olarak değiştirilmiştir.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Birleşmiş  Milletler Sözleşmesini ilk imzalayan  devletler arasında yer almış, 1949 yılında Avrupa Konseyi’ne üye olmuş  04.11.1950 Avrupa İnsah Hakları Sözleşmesini imzalamıştır. Türkiye  Cumhuriyeti Devleti söz konusu sözleşmeleri imzalamakla insan hakları ve  temel özgürlüklerine saygı duyulması temel ilkesini benimsemiş, Türkiye  Cumhuriyeti Anayasası insan haklarına saygılı olmayı Cumhuriyetin temel  ilkeleri arasında saymıştır.Daha sonra da Avrupa İnsan Hakları Komisyonuna  bireysel başvuru hakkıyla Avrupa İnsan Hakları Divanının ve Divanın yerine  kurulan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının bağlayıcılığını kabul  etmiştir.  Zamanımızda insan hak ve özgürlüklerine aykırı davranışlar, kötü muamele  ve işkence artık uluslar arası bir avuç olarak kabul edilmekte, bireyin ve  toplumun kültür ve medeniyet seviyesi insan hak ve özgürlüklerine karşı  gösterdiği özen ve saygı ile ölçülmektedir.

Çağdaş  hukuk sistemlerinde insan hak ve özgürlüklerinin en geniş  boyutta  kabul edilip korunmaya alınması asıl, kısıtlamanın istisna olduğu ilkesi  ortaklaşa kabul edilmekte, yasalarda sayılan çok kısıtlı hallerin dışında kural  olarak kişinin temel hak ve özgürlüklerinin sınırını ancak başka bir kişinin hak  ve özgürlüğü teşkil etmektedir.

10-İnsan hakları sizin için ne anlam ifade ediyor?

“Her fert istediğini düşünmek, istediğine inanmak, kendine mahsus siyasi bir  fikre sahip olmak, seçtiği bir dinin icaplarını yapmak veya yapmamak hak ve  hürriyetine sahiptir. Kimsenin fikrine ve vicdanına hakim olunamaz.”

Mustafa Kemal ATATÜRK

“Eşitlerinin kanuni bir hükmü ya da bir memleket kanunu olmadan hiçbir hür  kişi tevkif, yada hapis edilemeyecek, haklarından ve mallarından mahrum  bırakılamayacak, kanun dışı edilemeyecek, sürülemeyecek, herhangi başka  bir şekilde kötü muameleye maruz bırakılamayacaktır. Hiç bir hür kişiye zor  kullanamayacağız ve başkalarının zor kullanmasını istemeyeceğiz”.

MAGNA CARTA LİBERTATUM, 1215 YILI

İnsan hakları yeryüzünün en barışçıl silahıdır; bizi korur. Kurallar gibidir; nasıl davranacağınızı bize söyler.  Yargıçlar gibidir; ona başvurabiliriz. Duygular gibi soyuttur ama duygular gibi herkese aittir. Ve her ne olursa olsun hep vardır. Tıpkı doğa gibidir; ortadan kaldırılamaz. Tıpkı ruh gibidir; yok edilemez.

11- İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi denince ne anlıyorsunuz?

Birleşmiş  Milletler Genel Kurulu’nun 10 Aralık 1948 tarih ve 217 A (III) sayılı  kararı ile benimsenmiş  ve ilan edilmiştir.

İnsanlık ailesinin tüm üyelerinin niteliğinde bulunan onurunu ve eşit ve  ayrılmaz haklarını tanımanın dünyada özgürlük, adalet ve barışın temeli  olduğunu, İnsanın zorbalık ve baskıya karşı son bir yol olarak ayaklanmaya başvurmak  zorunda bırakılmaması için İnsan haklarının hukuk düzeniyle korunması gerektiğini, Uluslar arasında dostça ilişkileri geliştirmeyi özendirmenin temeli olduğunu, Birleşmiş  Milletler halklarının Birleşmiş  Milletler Antlaşmasında temel insan  haklarına, insan kişiliğinin onur ve değerine, erkeklerle kadınların hak  eşitliğine olan inancını yeniden belirttiğini ve daha geniş  bir özgürlük içinde  toplumsal gelişme ve daha iyi bir yaşam düzeyi sağlamaya karar vermiş  olduğunu, Üye Devletlerin Birleşmiş  Milletlerle işbirliği içinde, insan haklarının ve temel özgürlüklerin evrensel olarak saygı görüp gözetilmesini sağlamayı  yükümlendiklerini,  Bu hak ve özgürlükler konusunda ortak bir anlayış  oluşturmanın bu yükümlülüğün tam olarak gerçekleşmesi için büyük önem taşıdığını gözönüne alarak,  Ayrıca ister bağımsız olsun, ister vesayet altında ya da kendi kendini  yönetmeyen bir ülke olsun, ister başka bir egemenlik sınırlaması altında  bulunsun, bir kimsenin uyruğunda bulunduğu ülke ya da alanın siyasal,  hukuksal ya da uluslararası statüsüne dayanarak hiçbir ayrım gözetilemez.

12- Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi denince aklınıza neler geliyor?

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), uluslararası bir teşkilat olan Avrupa Konseyi’ne bağlı olarak kurulmuş uluslararası bir mahkemedir. Mahkeme, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve ek protokolleriyle güvence altına alınmış olan temel hakların çiğnenmesi durumunda bireylerin, birey gruplarının, tüzel kişiliklerin ve diğer devletlerin, belirli usûl ve kurallar dâhilinde başvurabileceği bir yargı merciidir. Avrupa Konseyinin kuruluş amacı İnsan Hakları ihlallerini önlemek için ortak ülkü ve ilkeleri korumak ve yaymak, ekonomik ve sosyal gelişmeleri sağlamak olarak belirtilmiştir. Konseyin bu amacından, II. Dünya savaşı ve öncesinde yaşanan I.dünya savaşında Avrupa’nın uğradığı sosyal, ekonomik ve politik çöküntüden kurtulma çabası içersine girdikleri ve diktatör yönetimlerinin insanlığa karşı onur kırıcı davranışlarının artık unutulmak istendiği anlaşılmaktadır.

13- Yasama, Yürütme ve Yargı hakkında kısaca bilgi veriniz.

Yasama: Devletin üç temel işlevinden birisi olan yasama işlevi TBMM tarafından yerine  getirilmektedir. Yasama organı TBMM, genel seçimler sonucunda  oluşmaktadır. Parlamenter sistemin en yakınılan noktalarından birisi,  yasamanın halktan kopuk olmasıdır. Bu durumun giderilebilmesi için öncelikle  seçmenlerin seçtikleri üzerinde denetim ve geri çağırma yetkisiyle donatılması gelmektedir. TBMM’nin temel işlevleri yasama ve yürütmenin denetlenmesidir. Uluslararası sözleşmelerin yasa niteliğinde olması, özellikle insan hakları, çalışanların örgütlenmesi gibi alanlarda işlememektedir. Yeni dünya düzeni, parlamentonun da işlevsiz kalmasını amaçlamaktadır. Parlamentonun bugünkü yapısı bu işlevsizliği kendiliğinden doğurmaktadır.Görev parlamentonun niteliğini yükseltmek, geliştirmek ve toplumcu demokrasinin sınırlarının geliştirilmesi için görevini yerine getirmesini sağlamaktır. Parlamento, üyelerin özgür iradelerini kullanmadıkları, seçilmişten çok atanmışlardan oluşan bir organ görünümündedir.

Yürütme: Yürütme de devletin bir başka işlevidir ve hükümet tarafından yerine getirilir. Siyasal iktidar ekonomik iktidarın temsilidir. Demokraside en önemli gelişmeler yürütmenin yetkilerinin sınırlanması, bu sınırlamanın genel normlarının belirlenerek hukuk devleti kavramına varılması olmuştur. Oysa ’82 Anayasası yürütmenin üstünlüğünü benimsemiştir. Siyasal iktidarın hiç bir kararı ya da eylemi “tarafsız” değildir ve her karar ya da eylem bazı sınıf ve katmanların lehine diğerlerinin aleyhinedir; yürütmenin temel işlevi, büyük çoğunlukla da iktidarda olan sınıfların çıkarları doğrultusunda kaynak dağıtımını gerçekleştirmektir. Yürütmenin karar ya da eylemleri ancak ulusal bağımsızlık koşullarında millet menfaati kavramına uygun düşer..

Demokratik bir yürütme için:

Yargı ve Güçler Ayrılığı: Güçler ayrılığı, yasama, yürütme ve yargının birbirlerinden bağımsızlığını anlatır. Ancak ülkemizde güçler ayrılığı kavramı öncelikle yargının yasama ve yürütmeden bağımsızlığı konusunu gündeme getirmektedir. Hukuk devleti kavramının önemli bir parçası yargı denetimidir. Yargının yasama ve yürütmeyi denetleyebilmesi, iktidarın keyfiliğini önleyebilmesi öncelikle yargının bu organlardan bağımsız olmasını zorunlu kılar. Bu zorunluluk 18. Yüzyıldan bu yana demokrasinin önemli bir unsuru olarak anılmakta ve 1789 İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi’nde “vatandaş haklarının güven altına alınmadığı ve güçler ayrılığının sağlanmadığı bir toplumda anayasa yok demektir” denilmektedir. Yargı bağımsızlığı, ülkemizde en çok yakınılankonulardan birisidir. Ülkemizde yargının bağımsızlığı büyükölçüde yürütmenin müdahale ve baskısıyla karşı karşıyadır. Bu durum özellikle olağanüstü dönemlerde çarpıcı biçimleriyle ortaya çıkmakta, örneğin Sıkı Yönetim Mahkemelerinin aynı davada verdiği mahkumiyet kararları olağan mahkemelerde beraatle sonuçlanabilmektedir. Öte yandan yargıya hizmet etmesi gereken kolluk güçleri görevlerini yapma konusunda keyfi davranabilmekte, böylece yargının işlemesini olanaksız hale getirebilmektedir. Bir yıldan bu yana gündemimizde önemli bir yer tutan Susurluk olayının bir türlü yargı önüne getirilememesi, güçler ayrılığının önemini yeterince açıklamaktadır.

14- Atatürk’ün ‘‘Muasır Medeniyet’’ sözünü açıklar mısınız?

Atatürk’ün “muasır medeniyetler” den kastı teknolojik, bilimsel, ekonomik ve sanatsal gelişmelerdir. Onun gösterdiği hedef kültürel, inançsal ve geleneksel değerlerimizi yitirmeden medenî olabilmektir. Bu medeniyet neredeyse “muasır medeniyet” orasıdır.Bugün ülkemiz hala gelişmekte olan ülkeler sınıfındadır ve bence gelişmiş bir ülke olabilmek için yapmamız gereken öncelikli şey dışa bağımlı olmaktan kurtulup üreten bir toplum olmaktır. Üretmekten kastım sadece ekonomik anlamda değildir. Her alanda üretici olmalıyız ve her konuda tarz sahibi bir ülke olabilmeliyiz. Bu noktaya geldiğimiz zaman muasır medeniyetler seviyesini sadece yakalamakla kalmayıp bu seviyeyi geçmiş oluruz.

15- Demokrasi kavramını açıklar mısınız?

Demokrasi, tüm üye veya vatandaşların, organizasyon veya devlet politikasını şekillendirmede eşit hakka sahip olduğu bir yönetim biçimidir. Genellikle devlet yönetim biçimi olarak değerlendirilmesine rağmen üniversiteler, işçi ve işveren organizasyonları ve diğer sivil kurum ve kuruluşlar da demokrasi ile yönetilebilirler. Demokrasi, diğer yönetim şekillerinin arasından sıyrılarak günümüzde en yaygın olarak kullanılan devlet sistemi haline gelmiştir. Mustafa Kemal Atatürk bu konuda “Yöneticiler, iktidara saltanat sürmek için değil, millete hizmet için getirilmişlerdir. Ulusa karşı olan görevlerini kötüye kullandıkları takdirde, şu ya da bu biçimde ulusal iradenin kendi haklarında vereceği kararla karşılaşırlar. Ulus tarafından, ulus adına devleti yönetmeye yetkili kılınanlar, gerektiğinde ulusa hesap vermek zorunda olduklarını bilmelidirler’’ demiştir.

16- Başarıyı nasıl tanımlarsınız?

Başarıyı genellikle birinci olmak şeklinde görürüz. Sınıf birinciliği, okul birinciliği her zaman toplumdan takdir görür. Elbette ki bunların da bir başarı olduğu muhakkaktır. Fakat bence asıl başarı insanın kendi yetenekleri ölçüsünde yapabildiği en önemli iştir. Bir 400 metre koşucusunun kalkıp yürümesi bir başarı sayılamaz. Ancak engelli birisinin birkaç adım atabilmesi büyük bir başarıdır. Şu da var ki başarı için yalnız zekâ ve yetenek yetmez, inanç ve azim de gerekir. Bunlar bir araya geldiği zaman başarı da arkalarından gelecektir.

17- Başarıda takım çalışmasının rolü nedir?

Takım ruhu, takımı oluşturan tüm bireylerin takımın amacı yönünde bütünleşmeleri ve birlikte hareket etmeleri sonucunda takımda ben imajı yerine biz imajının oluşması olarak yorumlanabilir. Bir örnek vermek gerekirse üç tane 1 sayısı ayrı ayrı yazıldığında alacağı değer 3’tür. Çünkü üç tane 1 sayısı toplandığında sonuç 3 çıkar. Fakat bu 1’ler yan yana gelirse 111 olur. Bu basit örnek bize bir amaç doğrultusunda birleşmenin ve takım olmanın önemini açıkça göstermektedir.

18- Takım sporları ve bireysel sporları örneklerle karşılaştırabilir misiniz?

Bireysel sporlara örnek olarak atletizm, güreş, tenis, masa tenisi, golf, bisiklet ve araba yarışları verilebilir. Takım sporlarına ise voleybol, basketbol, hentbol ve futbol örnek gösterilebilir. Bireysel sporlar ile takım sporları arasındaki en önemli fark ‘‘amaç’’tır. Bireysel sporlarda amaç bireyin kendi başarısıdır. Takım sporlarında ise amaç grubun başarısıdır. Takım sporlarında başarıya ulaşmak için yardımlaşma ve dayanışma görülürken bireysel sporlarda böyle bir durum söz konusu değildir.

19- İnternetin fayda ve zararlarını açıklayınız.

İnternet, bilgisayar ağlarını kapsayan uluslararası bir ağdır. İnternet sayesinde dünyanın en büyük kütüphanelerinde araştırma yapılabilir, internet üzerinden eğitim veren bir üniversitede okuyup mezun olunabilir, farklı mekânlardaki arkadaşlarla sohbet edilebilir, alış-veriş yapılabilir hatta uçak bileti bile satın alınabilir. Hayatımızı bu kadar kolaylaştıran internetin elbette ki zararlı yönleri de vardır. İnternet ortamında denetim neredeyse yoktur. Zararlı içeriğe sahip sitelere çocuklar ve gençler kolayca erişebilmektedir. Maalesef bu durum çocukların ve gençlerin psikolojik ve sosyal gelişimlerini olumsuz yönde etkiler.

20- Empati nedir, empatik iletişimden ne anlıyorsunuz?

Carl Rogers’a göre, empati, kişinin kendisini karşısındakinin yerine koyup onun duygu ve düşüncelerini anlaması ve bunu tekrar karşısındakine iletmesidir. Empatik iletişim demek olaylara çok yönlü bakabilmek demektir. Olaylara farklı açılardan bakabilen ve başka insanların gözünden aynı olayın değişik açılarını görebilen insanlar empatik iletişim kurabilme becerisine sahip demektir.

21- Eleştiri nedir, nasıl olmalıdır?

Eleştiri, bir eserin, bir konunun doğru ve yanlış yanlarını bulup göstermek maksadıyla inceleme işidir. Fakat toplumdaki genel kanı eleştirinin konuya sadece olumsuz yönleriyle bakmak olduğu şeklindedir.

Öncelikle eleştiri yapan kişinin konu hakkında bilgi sahibi olması ve laf olsun diye konuşmaması gerekir. Daha sonra yapılan eleştiri gerçekçi olmalı ve doğruları yansıtmalıdır. Elbette ki yapılan eleştirinin dengeli olması da gerekir. Yani sadece olumlu veya sadece olumsuz açıdan eleştiri yapılmamalıdır. Ayrıca eleştirinin, yapılan kişiye veya konuya katkı sağlaması da önemlidir.

22- Demokratik bir toplumda polisin rolü nedir?

Demokratik sistemlerde halkın temel hak ve özgürlükleri hukuk yoluyla garanti altına alınmıştır. Bu hak ve özgürlüklere kesinlikle dokunulamaz. Bu dokunulmazlığı sağlamak ve garanti altına almak için güçlü bir teşkilata ihtiyaç vardır. İşte bu teşkilat emniyet teşkilatıdır. Güçlü bir emniyet teşkilatı topluma güven verir. Ancak toplum içinde adaletin tesis edilmesi konusunda herhangi bir eksik veya hatalı uygulamaya meydan vermemek için, polis memurları meslekî yeterlilik için gerekli olan hukukî mevzuatı bilmeli ve uygulamada meslekî etik (ahlak) ilkelerine riayet etmelidir.

23- ‘‘Üzüm üzüme baka baka kararır’’ sözünü açıklayınız.

İnsan etkileşime ve etkilenmeye açık bir varlıktır. Karşısındakini etkileyebildiği gibi ondan etkilenebilir de. Hatta çevremize dikkat ettiğimizde bunun birçok örneğini görebiliriz. Mesela esneyen birisini gördüğümüzde biz de ister istemez esneriz. Farklı bir şiveyle konuşan insanların arasında yaşayanlar bir süre sonra aynı şiveyle konuşma eğilimi gösterirler. Sadece bu örneklerdeki gibi yalnızca davranış olarak değil huy ve karakter olarak da insan insandan etkilenir. Kır atın yanında duran ya huyundan ya suyundan diye boşa dememişlerdir.

24- Avrupa Birliği hakkında bilgi veriniz.

Avrupa Birliği’nin temelleri 1951 yılında, 6 ülkenin katılımıyla oluşturulan Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu’na ve 1957’deki Roma Antlaşması’na dayanmaktadır. Avrupa Birliği üç farklı topluluğun 1957’de oluşturduğu birlikten doğmuştur. Bu topluluklar, Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu, Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu ve Avrupa Ekonomik Topluluğu’dur. O dönemden bu yana, birlik yeni üyelerin katılımlarıyla boyut olarak büyümüş; var olan yetkilerine yeni görev ve sorumluluk alanları ekleyerek gücünü arttırmıştır. 1 Mayıs 2004’te en büyük katılım yaşanmıştır. Tam 10 yeni ülke birliğe katılmıştır. 2007’de Bulgaristan ve Romanya’nın katılımıyla üye sayısı 27’ye yükselmiştir. Şuan üye sayısı 28’dir. Türkiye 1995 yılında Gümrük Birliğine üye olmuştur. Türkiye şu anda tam üyelik müzakereleri devam eden aday ülke konumundadır.

AB’yi kuran 6 ülke: Fransa, İtalya, Lüksemburg, Belçika, Almanya ve Hollanda

25- ‘‘Atılan ok geri dönmez’’ sözünü açıklayınız.

Kimi zaman iyi düşünüp taşınmadan, olacakları hesaplamadan bazı eylemlere girişir ve sonuçta pişman olur insan. O anda ilk durumuna dönmek ister ama bu mümkün değildir. Çünkü olan olmuş, çoktan iş işten geçmiştir. Örneğin söz ağızdan çıktıktan sonra geri alınmaz. Patlatılan bir bombanın geri dönüşü yoktur. Ölen bir insanı hayata döndürmek imkânsızdır. Bu yüzden bir iş yapmadan önce iyi düşünmeli ve öyle karar vermelidir.

26- ‘‘Ayıpsız dost arayan dostsuz kalır’’ sözünü açıklayınız.

Hemen her şeyin, her insanın bir kusuru, bir eksiği vardır. Hatasız kul olmaz. Dolayısıyla insanın mükemmel bir dost, arkadaş ve sevgili aramaya çalışması boşunadır. Böyle bir dost bulamayacağı gibi, dostsuz kalması da mümkündür. Bu bakımdan insan bir şey elde etmek, bir dost bulmak istiyorsa onları kusurları ile kabul etmeye hazır olmalıdır.

27- ‘‘Yanlış hesap Bağdat’tan döner’’ sözünü açıklayınız.

İnsanın yaptığı yanlış bir iş mutlaka karşısına çıkacaktır. Çünkü yanlış bir yolda yürüyen insan bunun neticesi ile er geç karşılaşır. Ayrıca ortaya çıkan bir yanlışlık çok geç de olsa, kesinlikle düzeltilmelidir.

28- Ülkelerin kalkınmasında sizce eğitimin rolü nedir?

Eğitim bireye davranış kazandırma, bireyde istenilen davranış değişikliğini meydana getirme faaliyetleridir. Bir toplum için eğitimse kalkınma ve gelişmenin kilometre taşlarından biridir. Eğitim sayesinde toplumda var olan birçok olumsuzluk giderilip, kültür ve medeniyetin gelişmesi sağlanabilir. Bu halde eğitim toplum için hayatî önem taşır. 1993 yılı sonunda Adalet Bakanlığı tarafından ülkemiz ceza ve tutuk evlerinde yapılan taramada, eğitim seviyesi yükseldikçe suçluluk oranı düştüğü neticesi ortaya çıkmıştır. Bu durum eğitimin önemini açıkça gözler önüne sermektedir.

29- ‘‘Perşembe’nin gelişi Çarşamba’dan bellidir’’ sözünü açıklayınız.

‘‘Yaptıklarımız yapacaklarımızın garantisidir’’ şeklinde bir söz vardır. Gerçekten de insanın yaptıkları yapacaklarını gösterir. İnsanoğlu bugün ne yapıyorsa yarın ve öteki gün de büyük ihtimalle aynı şeyi yapacaktır. Yani bir işin nasıl sonuçlanacağı, işin bugünkü durumundan belli olur.

30- ‘‘Aza kanaat etmeyen çoğu bulamaz’’ sözünü açıklayınız.

Denizi oluşturan damlalardır. Damlaları reddeden ve kabul etmeyen insan denizi de reddetmeye mahkûmdur. Yani anlatmak istediğim, her çok olan şey muhakkak azdan olur. Kim ki elindekinden hoşnut olmuyor, onunla yetinmiyor ve onu hor görüp geri çeviriyorsa büyük bir hata işliyor demektir. Küçük şeylere sahip çıkmayan, onların birikmesiyle olmuş olan çoğu da kaybetmiş sayılır.

31- ‘‘Lafla peynir gemisi yürümez’‘ sözünü açıklayınız.

Oturduğu yerden ülkenin tüm sorunlarını çözen nice insan görmüşüzdür. Bunları eğer iş başına getirsek çoğu hiçbir şey yapamaz. Çünkü konuşmak ile yapmak arasında çok fark vardır. Konuşmak kolay, yapmak ise zordur. ‘‘Akıl çoğalınca söz azalır’’ diye güzel bir deyiş vardır. Yani çalışan ve iş yapan insanlar az konuşurken, çalışmayan ve boş boş oturan insanlar çok konuşur.

32- Terörün ekonomik ve sosyal yönden zararlarını açıklayınız.

  1. yüzyılda, birçok ülkenin ulusal bütünlüklerini hedef alan ve birçok ülkedeki demokratik sistemin karşı karşıya bulunduğu en önemli sorunlardan birisi terördür. Terör, günümüzde birçok ülkenin ekonomik, ticari ve sosyal hayatını olumsuz yönde etkileyen evrensel değerleri yok eden “Küresel” bir nitelik kazanmıştır. Terörün ekonomik açıdan en büyük zararı ülkelerin kalkınmasını yavaşlatmasıdır. Jeostratejik, jeopolitik ve jeoekonomik açılardan önemli bir konuma sahip olan Türkiye, yıllarca ülkede yaşanan terör olaylarının sebep olduğu istikrarsızlıklar yüzünden üretimin artırılmasına yönelik yatırımlara ağırlık verememiş ve bunun sonucunda kalkınmasını tamamlayamamıştır. Sosyal yönden zararları;toplumda huzur ve güvenin yok olması, korku ve endişenin hâkim olması, ülkenin sürekli bir kaos ortamında bulunması, insanların gelecekten umutsuz olması sayılabilir.

33- Küresel ısınma ve kuraklık konusunda bilgi veriniz.

İstanbul Teknik Üniversitesi Avrasya Yerbilimleri Enstitüsü’nün hazırladığı senaryoya göre 2070’te Türkiye genelinde sıcaklıklar 6 derece kadar yükselecek, Karadeniz Bölgesi dışında yağışlar iyice azalacak. Ekosistem değişince, birçok canlı türü de yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalacak. Eldeki verilere göre küresel ısınma aynı şekilde devam ederse, yaz aylarında Türkiye’nin batısında sıcaklıklar 5 ila 6 derece, Orta ve Doğu Anadolu ile Güneydoğu Anadolu bölgelerinde ise 3 ila 4 derece yükselecek. Kış aylarında da sıcaklıklar 2 ila 3 derece yükselecek. Senaryoya göre, 2070 yılında Karadeniz Bölgesi’nde yağışlar yüzde 10 ila 20’lik artış gösterecek, güneyde ise yüzde 30’a kadar azalacak. Uzmanlar küresel ısınmayla mücadele konusunda, öncelikle, sera gazlarının yayılımının azaltılması gerektiğini vurguluyorlar.

34- Bir ülkenin gelişmişlik düzeyini en iyi hangi kriterler gösterir?

Bir ülkenin eğitim, ekonomi, sağlık, spor, bilim ve sanat gibi farklı alanlarda gösterdiği gelişme o ülke hakkında bir fikir verebilir. Bir ülkenin gelişmişliğini gösteren bir başka ölçüt ise diğer dünya devletleri tarafından örnek alınmasıdır. Mesela günümüzde Japonya, ABD ve Almanya gibi devletler başka ülkelerce örnek alınmaktadır. Eğer bir ülke farklı toplumlarca örnek alınmaya başlamışsa o ülkenin gerçekten gelişmiş bir ülke olduğu söylenebilir.

35- ‘‘Açık yaraya tuz ekilmez’’ sözünü açıklayınız.

Acısı ve derdi taze olan bir kimsenin üzüntüsünü artıracak söz ve davranışlardan kaçınmak gereklidir. Örneğin sinirlenmiş bir insana onu kızdıracak bir söz söylemek o insanı çileden çıkardığı gibi bu sözü söyleyen insanın da zarar görmesi muhtemeldir. Ateşe körükle gitmek deyiminin de bu sözle yakın anlamda olduğu söylenebilir.

36- ‘‘Açma sırrını dostuna o da söyler dostuna’’ sözünü açıklayınız.

Sır özeldir ve gizli tutulmalıdır. Onun gerçekten duyulup yayılması istenmiyorsa, dosta bile açılmamalıdır. Açılırsa o da ağzından kaçırabilir ya da yakınına anlatabilir, bunu başkaları duyabilir ve böylece saklamaya çalıştığın şey sır olmaktan çıkar, yayılır.

37- ‘‘Acele işe şeytan karışır’’ sözünü açıklayınız.

Sakin olmak ve itidalli hareket etmek her zaman gereklidir. Çünkü acele eden bir insanın hata yapma ihtimali sakin bir insandan daha fazladır. En iyi bilinen ve yapılan iş dahi aceleye getirildiğinde yarım yamalak ve eksik yapıldığı görülecektir. Bunun sebebi acele eden kişi aklî melekelerini tam olarak kullanamaz. Bu sebeptendir ki acele giden ecele giden demişlerdir.

38- Ülkemizdeki trafik kazalarının nedenleri hakkında bilgi veriniz.

Ülkemizde karayolu trafik kazaları ve bunların sebep olduğu maddî ve manevî yaraların gün geçtikçe arttığı malumdur. Günümüzde trafik kazaları, savaşlar ve depremlerdeki kadar insan ölüm ve yaralanmasına neden olmakta, maddi zararlar da yıldan yıla artmaktadır. Gerçekten de uykusuz, yorgun ve alkollü araç kullanma gibi temel nedenlerle sadece 1999 yılında ülkemizde 438.338 karayolu trafik kazasında 4.596 kişi ölmüş ve 262 milyon dolar maddi hasar meydana gelmiştir. Ülkemizle diğer Batı Ülkeleri arasında kazalar karşılaştırıldığında ülkemizde trafik kazalarının artmasının temel nedeninin karayoluna ağırlık verilmesi, demiryollarının ihmal edilmesi olduğu görülmüştür. Hâlbuki karayolunun, demiryoluna göre 18 kat daha tehlikeli olduğu tespit edilmiş bulunmaktadır. Türkiye Büyük Millet Meclisi Trafik Araştırma Komisyonu’nun 2001 raporundaki çözüm önerileri şunlardır: Raylı sistem yatırımlarına daha fazla kaynak ayrılması, bölünmüş yol yapımına önem verilmesi, sivil toplum örgütlerinin desteklenmesi.

39-Ülkemizin deprem riski ve alınması gereken önlemler hakkında bilgi veriniz.

Deprem, yer kabuğunun derin katmanlarının kırılıp yer değiştirmesi ya da yanardağların püskürme durumuna geçmesi nedeniyle oluşan sarsıntılardır. Ülkemiz topraklarının 92’sinin deprem riski taşıdığı, nüfusumuzun da %95’inin bu bölgeler üzerinde yaşadığı bilinmektedir. Konya ve Mardin gibi yörelerde deprem riski az iken diğer bölge ve şehirlerimizde bu risk çok fazladır. Ülkemizden geçen en önemli fay hattı Kuzey Anadolu levhasıdır. Depreme karşı alınacak önlemler 3 gruba ayrılır. Bunlar:

Deprem öncesinde alınacak önlemler

Deprem sırasında alınacak önlemler

Deprem sonrasında alınacak önlemle

40- ‘‘Herkes kendi evinin önünü süpürmeli‘’ sözünü açıklayınız.

Toplumun her ferdi kendi üzerine düşen görevi yaptığı zaman tüm dengeler yerine oturur, eksiklik ve kusurlar ortadan kalkar. Çünkü yerine getirilmeyen sorumluluklar başka insanların sırtına kalır. Bu yük ise ağır olduğundan altından kalkılamaz ve yapılması gereken işler ortada kalır. Bu durum gösteriyor ki herkesin küçük bir katkısı, bazı insanların büyük katkısından daha çok iş görmektedir.

 

Bir Yorum Yazın

Ziyaretçi Yorumları - 1 Yorum

Henüz yorum yapılmamış.

error: İçerik Korunmaktadır.